Annelere İlişkin Bazı Değişkenlerin 5-6 Yaş Çocuklarının Yaratıcı Düşüncelerine Etkisi

Annelere İlişkin Bazı Değişkenlerin 5-6 Yaş Çocuklarının Yaratıcı Düşüncelerine Etkisi

Arkadaşlar uzun ama önemli olduğunu düşündüğüm Trakya Üniversite’si Sosyal Bilimler Dergisi’nde yayınlanan Filiz Erbay ve Aysel Çağdaş’ın yazdığı makalenin araştırma ve tartışma bölümünü sizlerle paylaşıyorum.

Araştırma sonuçları aşağıda özetlenmiştir.

1.Annelerin eğitim düzeylerine göre çocuklarına karşı tutarlı disiplin, koruyuculuk, fiziksel cezalandırma ve başarı için baskıya ilişkin davranışlarında anlamlı düzeyde fark bulunmuştur. Annelerde eğitim düzeyi arttıkça tutarlı disiplin davranışı artmakta, koruyuculuk, fiziksel cezalandırma ve başarı için baskı davranışlarında azalma olmaktadır.

Kulaksızoğlu (1985) yaptığı benzer bir çalışmada, annelerin sosyo-ekonomik ve kültürel seviyeleri arttıkça onların “aşırı koruyucu” annelik durumlarının azalmakta ve demokratik davranma ve eşitlik tanıma tutumlarının artmakta olduğu, aynı şekilde annelerin sosyo-ekonomik ve kültürel seviyeleri arttıkça “baskıcı disiplin” tutumlarında da azalma olduğu sonucunu elde etmiştir (Demirtaş, 2001). Bu sonuç araştırmadan elde edilen eğitim düzeyi düşük annelerin koruyuculuk, fiziksel cezalandırma, başarı için baskı davranışları puan ortalamalarının eğitim düzeyi orta ve yüksek annelerden önemli düzeyde yüksek olduğu sonuçlarını destekler niteliktedir.

Anne-baba etkisi, tutumların oluşumunda rol oynayan önemli bir etkendir. Özellikle ilkokul çağına kadar çocuk, anne-babasını kendisine çeşitli konularda bilgi verecek, ödüllendirip cezalandıracak tek otorite olarak görür. Böylece bu dönemde ana-baba, çocuğun nelere ilişkin, ne türde tutumlar geliştireceğini tayin eden tek faktör olarak belirmektedir. Bu durum, anne ve babaların çocuk yetiştirmeye yönelik tutumlarının gelişmesi için de geçerlidir. Genelde eğilim, üzerinde fazla düşünmeden ana-baba tutumunu izleme doğrultusundadır (Savran ve Kuşin, 1995).

Babalık ve annelik niteliklerine sahip kişi büyük bir olasılıkla bu nitelikleri, kendi çocukluğunda, insanın şefkat ve sevginin ne olduğunu öğrendiği o ilk yıllarda kazanmışlardır. Bu dönemde çocuk, anne ve babasıyla özdeşleşmekte ve onların çocuk yetiştirme konusundaki davranışlarını kendine model almaktadır. Sevgi, şefkat ve saygıya dayalı eğitimden geçen çocuklar, aksi bir durum olmadığı takdirde, anababa olduklarında bu nitelikleri olumlu yönde daha fazla geliştirecektir. Diğer taraftan çoğunlukla köklü ve sabit adetlere sahip olan anne-babalar, çocukları bir problemle karşı karşıya kaldığında, kendi ana-babalarının takınmış oldukları geleneksel tutumları benimserler.

Anne ve babalarından öğütler dinlemiş olanlar kendi çocuklarına da aynı şekilde öğüt vermeye ve onların problemlerini çözmede bu şekilde yardımcı olmaya eğilimlidirler (Savran ve Kuşin, 1995). Savran ve Kuşin (1995), okul öncesi dönemde çocukları olan en az orta okul mezunu 74 anne-baba üzerinde yaptıkları araştırmada, anne-babaların çocuk yetiştirmeye yönelik tutumları ile kendi anne-babalarının çocuk yetiştirmeye yönelik tutumlarını algılamaları arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçlamışlardır.

Araştırma sonuçları, anne-babaların çocuk yetiştirmeye yönelik tutumları ile kendi annebabalarının çocuk yetiştirmeye yönelik tutumlarını algılamaları arasında anlamlı ilişkiler olduğunu göstermiştir. Anne-babaların çocukluk dönemlerinde kendi annebabalarıyla özdeşleşerek onların çocuk yetiştirme özelliklerini kendilerine model aldıklarını, anne-baba olduklarında da kendi anne-babalarının çocuk yetiştirme özelliklerine uygun olarak çocuklarını yetiştirmeye başladıklarını belirtmişlerdir.

Kliman ve Vukelich (1985) yaptıkları araştırma sonucunda, şu bulgulara ulaşmışlardır: 1. Ebeveynlerin çocuk gelişimi ve davranışları hakkında sahip oldukları bilgiler, birbirine benzemektedir. Anne ve babalar önemli ölçüde bilgi birikiminden yoksundurlar.

2. Ebeveynler kendilerine gerekli bilgileri elde etmek için çok çeşitli ve farklı kaynaklara baş vurmaktadırlar. Annelerin çoğunluğu çocuk yetiştirme sorunları ve çocuk gelişimi konusundaki sorunlarını kendi anne-babalarına yöneltmekte, onlardan aldıkları cevaplar doğrultusunda hareket etmektedirler. Babaların çoğunluğu ise kitap ve dergilerde buldukları bilgileri ya da doktorların yaptığı açıklamaları dikkate almaktadırlar.

Anne-babalar kitap ve dergilerin çocuk eğitimi konusunda bilgi edinilecek önemli kaynaklar olduğunu kabul etme eğilimi göstermektedirler (Çağdaş, 1997). Savran ve Kuşin (1995) yaptıkları çalışmada, anne-babaların çocuk eğitimi konusundaki yayınlardan yararlanma özelliklerini incelemişlerdir. Araştırma sonucunda anne-babaların %59,46’sının çocuk eğitimi konusundaki yayınlardan yararlandıklarını, %40,54’ünün ise çocuk eğitimi konusunda hiçbir yayından bilgi edinmediklerini belirtmişlerdir.

Demokratik ortamda yetişen genç ana-babalar için büyük bir sorun yoktur. Ancak bu şansı elde edememiş; baskıcı bir ortamda daima aşırı korunarak büyütülmüş genç ana-babalar yetiştirecekleri çocukları için büyük tehlike oluştururlar.

Eskiden edinilmiş tutumlar ancak bir öğrenme sürecinin sonucunda değişiklikten geçebilir. Bu doğrultuda, sağlıklı ve mutlu yeni nesiller yetiştirebilmek için her anne-babanın sistematik olarak gerekli bilgileri edinmeleri vazgeçilmez bir koşuldur (Savran ve Kuşin, 1995).

Günümüzde, icra edilen bütün meslekler eğitime tabi tutulmaktadır: Makine mühendisleri makineleri nasıl kullanıp geliştireceklerini öğrenmekte; hukukçular kanunların nasıl işlediğini; doktor adayları insan sağlığının nasıl daha iyiye doğru götürülebileceğini öğrenmekte; kimyager adayları kimyasal maddeleri, mimarlar yapıları öğrenmekte; bütün bunlar için enerji, zaman ve para harcanmakta ancak toplumun ve geleceğin ham maddesi olan çocuğun ev içinde nasıl geliştiğini nasıl eğitilip yetiştirileceğini öğrenip doğru uygulaması gereken anne-baba adaylarına bu meslekte hiçbir eğitim verilmemektedir (Navaro, 1987).

Annelik yeteneği tümüyle içgüdüsel bir yetenek değildir. Yapılan bilimsel gözlemler gerek memeli hayvanlarda gerek insanlarda annelik duygularının ve davranışlarının büyük ölçüde sonradan kazanıldığını ortaya koymaktadır (Çağdaş, 1997). Yapılan araştırmalar, anne-babalara çocuklarıyla nasıl sağlıklı bir iletişim kuracaklarını ve çocuğun gelişme süreci içindeki değişimlerine ilişkin özelliklerini anlatan anne-baba eğitim programlarının, anne ve babaların çocuklarına karşı olumlu tutum ve davranışlar geliştirmelerine yardımcı olduğunu göstermiştir.

Wind ve Brown (1987) Jamaika ve Kingston’da “Ebeveyn Etkinliğini Yükseltme” adlı birer çalışma yapmışlar ve çalışmalarında anne-babalara eğitici bir program uygulamışlardır. Eğitim programı, çocukların gelişim özellikleri disiplin ve cezalandırma ile evde çocuk eğitimi konularını kapsamıştır. Bu çalışmada, anne babaların eğitimi öncesinde çocukların gelişim özelliklerine ilişkin bilgilerinin yetersiz oluşundan dolayı çocuklarından beklentilerinin yüksek olduğu görülmüştür. Eğitim sonunda, anne-babaların çocuklarından beklentilerinin onların gelişim özelliklerine daha uygun olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca eğitim sonrasında anne babaların çocuklarına karşı cezalandırma davranışlarında azalma, buna karşılık kucaklama, sevgi gösterme davranışları ile ödüllendirmede artma olduğu anlaşılmıştır (Çağdaş, 1997).

Anne-baba ile çocuk arasında sağlıklı bir ilişkinin oluşabilmesi, anne ile baba arasındaki ilişkilere de bağlıdır. Uyumlu ve mutlu bir evlilik yapmış olan çiftler çocuklarına karşı kabul eden, sevecen bir tutum benimseyebilirler. Buna karşılık mutsuz bir evlilik yapmış olan çiftler ise böyle bir ilişki kurmada güçlük çekerler. Anne ile baba arasındaki olumsuzluklar çocuklara da yansır; onlara karşı ilgisiz ya da baskıcı, reddedici ya da koruyucu bir tutum içine girebilirler. Bandura ve Walters (1959), çocuklarına karşı sert davranan annelerin eşleri ile ilişkilerinin bozuk olduğunu, onlardan sevgi ve yakınlık görmediğini belirtmişlerdir.

Sears, Maccoby ve Lewin (1957), eşlerinden yakınlık gören annelerin ise çocuklarından övgüyle söz ettiklerini saptamışlardır. Yapılan başka araştırmalarda da (Belsky, 1984), eşine düşmanlık duyguları olan annelerin disiplin yöntemi olarak çocuklarına karşı fiziksel cezalandırmaya başvurdukları gözlenmiştir. Aynı şekilde 1989 yılında yapılan araştırmalarda (Gow ve arkadaşları; Hower ve Markham; Deal ve arkadaşları) mutlu evlilik ortamlarında, hem anne babaların çocuklarına karşı daha olumlu davrandıkları hem de bu davranışları çocukları tarafından ödüllendirilerek pekiştirildiği belirtilmiştir (Dönmezer, 1999). Anne-babaların çocuklarına karşı gösterdikleri tutumlar, içinde yaşadıkları kültürden de büyük ölçüde etkilenmektedir.

Örneğin Amerika’da, Japonya’da ve batı toplumlarında annelerin çocuklarına karşı tutumları farklılık göstermektedir. Son yıllarda Japon gençlerinin Amerikan gençlerine göre akademik alanda başarılı olmalarının nedenleri araştırılmıştır. Bu amaçla yapılan bir araştırmada çocuklarını anaokuluna götürüp getiren Amerikalı ve Japon annelerin davranışları bir yıl boyunca gözlenmiştir. Amerikalı anneler anaokuluna gelince hemen çocuklarının elbiselerini giydirmiş ve çabucak onları alıp götürmüşlerdir. Japon anneler ise gelip yavaşça oturmuşlar çocuğun dikkatini çekecek bir davranışta bulunmamışlar ve yaptığı şeyi bitirinceye kadar çocuğu beklemişlerdir. Bir Japon annenin anaokulundan çıkması 1 saate yakın sürmüştür.

Anne-babaların çocuklarına karşı tutumlarını etkileyen bir diğer faktör de çocuklarının cinsiyetidir. Yapılan bir araştırmada ana-babaların karşı cinsten çocuklarına daha yumuşak ve sevecen davrandıkları aynı cinsten çocuklarına karşı ise daha reddedici bir tutum içine girdikleri saptanmıştır (Dönmezer, 1999).

Bu araştırmada annelerin eğitim seviyelerinin yükselmesiyle çocuk gelişimi ve eğitimiyle ilgili yayınları daha fazla okuyacakları, sınırlı da olsa televizyonda çocuk eğitimi ile ilgili programları izleyecekleri, panel ve konferanslara katılacakları beklentisi ve bunun da çocuklarına karşı tutum ve davranışlarını daha olumlu etkileyeceği düşüncesi ile alt amaç 1 öne sürülmüştür. Ancak annelerin çocuklarına karşı tutumlarını annelerin kişilik yapılarının, yetiştirilme tarzlarının, sahip oldukları çocuk sayısının, içinde bulundukları ruhsal ve sosyal durumların ve eşleri ile ilişkilerinin de etkileyebileceği unutulmamalıdır.

2. Annelerin EKDDÖ ilgi ve şefkat gösterme, amaçlara ulaşmada yardımcı olma, tutarlı disiplin, standartların belirginliği, koruyuculuk, fiziksel cezalandırma, başarı için baskı, ayrıcalıklardan yoksunlaştırma, duygusal cezalandırma ile ilgili davranışları puan ortalamalarının çocukların yaratıcı düşünme düzeylerini etkilemediği görülmüştür.

Fu ve arkadaşları (1983) da benzer bir çalışmada aynı sonuçları elde etmişlerdir. Okul öncesi çocukların yaratıcı düşünme düzeyleri ile anne-babaların etkisi arasındaki ilişkiyi inceledikleri araştırmaları sonucunda anne-baba tutumları ile çocukların yaratıcılık düzeyleri arasında bir ilişki bulamamışlardır. Heinzen ve arkadaşları (1988), baskı (otoriter tutum) ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi incelemişler ve baskının yaratıcılığın negatif bir belirleyicisi olmadığını vurgulamışlardır. Yaratıcılık ve aile tutumları arasındaki ilişkiyi belirlemeye çalışan pek çok çalışmada ise bu araştırma bulgularını desteklemeyen sonuçlar elde edilmiştir.

Davaslıgil (1988), aile tutumları ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi incelediği araştırmasında aile tutumları açısından aşırı koruyucu olmanın ve her an yardıma hazır bulunmanın çocuklarda yaratıcılığı engellediği sonucunu ortaya çıkarmıştır. Denham ve arkadaşları (1991), araştırmaları sonucunda annelerin çocuklarına karşı olumlu duygulara sahip olmalarının ve kızgın davranışlar sergilememelerinin,çocuklarının yaratıcı düşünme kaynaklarını daha iyi kullanabilme yeteneklerini olumlu olarak etkilediğini belirtmişlerdir.

Ayrıca anneden çocukların özerklik için izin ve destek almalarının çocuklarda üzüntü ve reddedilmişlik duygusu yaşamalarına yol açtığını ve yaratıcı eğilimlerini engellediğini vurgulamışlardır. Pala (1999), korunmaya muhtaç çocuklarla ailesiyle birlikte yaşayan çocukların yaratıcılık düzeylerini incelemiş ve ailesiyle birlikte yaşayan çocukların yaratıcılık puanlarının yuvada yaşayanlara göre daha yüksek düzeyde olduğunu belirlemiştir. Bu sonuca göre anne-baba ilgi, sevgi ve şefkatinden yoksun çocukların yaratıcılıklarının bu durumdan olumsuz etkilendiği söylenebilir.

Kemple ve Nissenberg (2000), araştırmalarında ailesel faktörlerin yaratıcılık üzerine etkisine yer vermişler ve ailenin, reddedici davranışlar sergilemesinin ve çocuk üzerinde baskı oluşturmasının, çocuğun yaratıcılığını olumsuz etkilediğini belirlemişlerdir. Mehrota ve Sawyers (1989), 66 Hintli okul öncesi çocuğun orijinal düşünmelerine ev ortamlarının etkilerini araştırmışlardır. Araştırma sonucunda katı bir ev çevresinin anne, baba, çocuk arasına bir sınır ortaya koyduğunu ve bu durumun da düşünce akışı ve çocuğun kendini rahatça ifade etmesini olumsuz etkilediğini belirtmişlerdir (Dinçer, 1993).

3. Annelerin eğitim düzeyleri ile çocukların yaratıcı düşünmeleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Eğitim düzeyi yüksek olan annelerin çocuklarına karşı daha olumlu davranışlar gösterecekleri, çocuklarının yaratıcılıklarını destekleyici ortamların hazırlanmasında ve uygun materyallerin seçiminde daha başarılı olacakları beklendiğinden ve bu konuda yapılan benzer araştırmaların bulgularında eğitim düzeyi yüksek annelerin çocuklarının yaratıcılık düzeyinin de yüksek olduğu gözlendiğinden alt amaç 3 öne sürülmüştür.

Ancak bu araştırma bulguları, eğitim düzeyi yüksek olan annelerin çocuklarının yaratıcı düşünme düzeylerinin eğitim düzeyi düşük ve orta olan annelerin çocuklarının yaratıcı düşünme düzeylerinden önemli düzeyde yüksek olmadığını göstermiştir. Öztunç (1999), araştırması sonucunda, anne ve babası yüksek okul mezunu olan çocukların yaratıcı düşünme yeteneklerinin, eğitim düzeyi lise, orta okul,ilkokul ve okuma-yazma bilmeyen ailelerin çocuklarınınkine göre daha yüksek olduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde lise mezunu olan ailenin çocuklarının yaratıcılık düzeyi orta okul mezunu ailelerinkine göre, orta okul mezunu olan ailelerin çocuklarının ilkokul mezunu olan ailelerin çocuklarınınkine göre, ilkokul mezunu olan ailelerin çocuklarının yaratıcılık düzeylerinin de okuma-yazma bilmeyen ailelerin çocuklarınınkine göre daha yüksek olduğunu vurgulamıştır.

Bu konuda yapılan benzer araştırmalar incelendiğinde ailedeki sosyoekonomik düzey ile çocukların yaratıcı düşünme düzeyleri arasıdaki ilişkinin de araştırıldığı dikkat çekmektedir. Ailedeki sosyo-ekonomik düzey, ailenin eğitim düzeyinin her zaman bir belirleyicisi olmamakla birlikte eğitim düzeyi yüksek olan ailelerin eğitim düzeyi orta ve düşük ailelere göre sosyo-ekonomik düzeylerinin de daha yüksek olduğu söylenebilir.

Yaratıcılık ve sosyo-ekonomik düzey arasındaki ilişkiyi konu alan araştırmalar aşağıda özetlenmiştir: Akdoğan (1992), yaptığı araştırmada, çocukların yaratıcılıkları yönünden aldığı puanların alt sosyo-ekonomik düzeyden, üst sosyo-ekonomik düzeye doğru fark edilir bir artış gösterdiğini saptamıştır (Aydın, 1997). Aral (1990), Ankara il merkezinde alt ve üst sosyo-ekonomik düzeylerdeki 9 yaş grubu kız ve erkek çocuklarının yaratıcılıkları ile ilgili bir araştırma yapmıştır. Sonuçta sosyo-ekonomik düzeyin yaratıcılık boyutları üzerine etkisi önemli bulunmuştur (Pala, 1999). Linchtenwalner ve Maxwell (1969) araştırmaları sonucunda, orta sosyoekonomik düzeyden çocukların, alt sosyo-ekonomik düzeyden olan çocuklara göre daha yaratıcı olduklarını belirtmişlerdir.

Literatürde yer alan araştırma sonuçları, bu araştırmada elde edilen bulguları desteklememektedir. Bu araştırmada eğitim düzeyi yüksek annelerin orta ve düşük annelere göre ilgi ve şefkat gösterme, amaçlara ulaşmada yardımcı olma, standartların belirginliği davranışları puan ortalamalarının yüksek olmadığı, ayrıcalıklardan yoksunlaştırma ve duygusal cezalandırma davranışları puan ortalamalarının da düşük olmadığı görülmüştür. Annelerin bu davranışlara beklenilen düzeyde sahip olmasının çocukların yaratıcılıklarını olumlu yönde etkileyeceği ve doğuştan getirilen bir yetenek olan yaratıcılığın öğrenilebilecek bir özellik değil,desteklenip geliştirilebilecek bir yeti olduğu (Webster, 1990) beklentisiyle alt amaç 3 öne sürülmüştür. Ayrıca bu araştırma okul öncesi eğitim almakta olan çocuklar üzerinde yapılmıştır. Okul öncesi eğitim kurumlarında araştırmaya yönelten, seçme özgürlüğü tanıyan, çocuğun aktif olmasını sağlayan, uyarıcının bol olduğu esnek ortamlar çocukların yaratıcılıklarını olumlu etkilemektedir. Çocuklara böyle bir ortamın sunulmadığı kurumlarda ise çocuğun yaratıcılığının bundan olumsuz etkilendiği dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda çocuğun yaratıcılığını etkilediği bilinen okul öncesi eğitim kurumlarında fiziksel koşullar ve öğretmenlerin çocuklara karşı yaklaşımı da önem kazanmaktadır.

Bu araştırmada örnekleme alınan okulların büyük bir bölümü anasınıflarından oluşmaktadır. Uygulama yapılan anasınıflarında küçük ve dar bir alan içerisinde her köşeye ayrı ayrı yer verilemediği uyarıcı eğitim materyallerinin oldukça kısıtlı olduğu dikkat çekmiştir. Böyle bir ortamda eğitim gören çocukların yaratıcılıklarının gelişimi de olumsuz etkilenmiş olabilir. Çocuklarda yaratıcılığın gelişiminde öğretmen tutumlarının oynadığı rol de bilinen başka bir gerçektir.

Yaratıcılığın gelişimine olumlu katkı sağlayacak öğretmen tutumları şöyle özetlenebilir: Öğretmen, değişken malzeme ve etkinliklerle çocukların ilgisi sürekli canlı tutabilmelidir. Her çocuğun belirli konulara ilgi düzeyi farklıdır. Öğretmenin çocukları iyi gözlemesi ve hepsini ayrı ayrı yaklaşımlarla yönlendirmesi gerekir. Asla bir çocuğu diğeriyle karşılaştırmadan uygun zamanda, uygun materyali, uygun çocuğa sunabilmelidir. Yönlendirme, çocuğa kendi düşüncesini kabul ettirmek biçiminde değil, ona seçenekleri gösteren düşünüp kendince en doğru yöntemleri buldurtmaya yarayacak biçimde olmalıdır. Öğretmen, her çocuğun farklı bir birey olduğunu kabul etmeli ve onu önemsediğini, gelişiminin farkında olduğunu hissettirmelidir. Çocuklara davranış ve düşüncelerinde özgür olmaya özendirmeli; farklı ve özgün her düşünceyi ödüllendirebilmelidir.

Ayrıca çocukların kişiliklerinin olumlu yönde gelişmesini önemseyen bir öğretmenin, öğrencilerine karşı eleştirel yaklaşmaması gerekir. Her davranışı sürekli büyüteç altında tutulan çocuk hata yapmaktan korkacaktır. Bu da onun eleştirilmemek için yeni deneyimler yaşamasını engelleyecektir. Bunun tersine öğretmenin teşvik edip her an onların heyecanlarına ortak olması gerekir (Abacı, 2003).

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir