“Çocukları Etiketleme Bir Paradokstur”

Uzman Pedagog Adem Güneş: “Çocukları etiketleme bir paradokstur”

Arkadaşlar sizlerle Ekrem Altın Tepe’nin Uzman Pedagog Adem Güneş ile yaptığı röportajı paylaşıyorum. Umarım yazıyı okuduktan sonra çocuklarımıza üstün zekalı olduklarını onlara söylemenin onlar için ne ifade edebileceği konusunda fikir sahibi olabileceğinizi düşünüyorum.

“Etiketlenen çocuk bir süre sonra etiketlendiği gibi olur. Yani çocuk aslında hiperaktif değil, üstün zekâlı bir çocuksa, çocuk bir süre sonra durulacaksa, dinginleşecekse kendisi etiketlendiği bu haliyle yaşamına öyle devam eder gider. Ben hiperaktifim der, ben şımarığım, ben yaramazım der. Ben tembelim, ben zaten laf dinlemiyorum, ben zaten kurallara uymuyorum der. Ben zaten sevilmiyorum der… Çocuk artık etiketlendiği gibi olmaya başlar.”

Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Uzman Pedagog Adem Güneş ile çocukların etiketlenmesi üzerine yaptığımız röportaj sırasında ortaya çıkan gerçek anne-babalar olarak tüylerimizi diken diken edecek kadar korkunç: Anne-babalar çocuklarını olmamasını istedikleri sıfatlarla etiketlerken aslında çocuklarını olmamasını istedikleri hale sürüklüyorlar…

Adem Güneş’in bir “ironi” ve “paradoks” olarak tanımladığı bu durumu fazla söze hacet bırakmadan dikkatlerinize sunuyorum.

Günümüzde çocuklar gerek toplum, gerek eğitimciler, gerekse anne ve babaları tarafından değişik sıfatlarla etiketleniyorlar. Çocukları belli sıfatlarla etiketleme ve onları sınıflandırma geçmişte de var olan bir şey mi yoksa günümüz modernitesinin getirmiş olduğu bir sorun mu?

Öncelikle etiketlemeyi ayırmak lazım. Birincisi; ebeveynin öfkesine hâkim olamayıp çocuğunu aşağılaması ve aşağılarken kullandığı kelimeler olarak düşünebiliriz. Bunların her birisi çocuğa hakaret içeren kelimelerdir. Aptal, geri zekalı, cüce, salak gibi hakaret içeren kelimelerle etiketleniyor olmasını bir kenara koyarsak, bunlar tarih var olduğu süre içerisinde ebeveynin zafiyetiyle birlikte, çocuğuyla baş edemediği zamanlarda kullandığı etiketler diyebiliriz. Bir başka etiketleme şekli ise günümüzde en yaygın kullanılan haliyle çocuğun davranış bozukluklarının etiketlenmesi, onların biraz pedagojik, biraz bilimsel kelimelerle etiketleniyor olmasıdır. Bunlar; hiperaktif, dikkat dağınıklığı var, öğrenme güçlüğü gibi bir takım teknik kelimelerle çocuğun hiç farkına varmadan etiketleniyor olmasıdır.

Bunlardan hangileri çocuğu sınıflandırma ve ona zarar verme adına daha tehlikelidir?

Birincisi aşağılama şeklinde kullanılan tüm etiketlemeler çocuğun kişiliğine, kimlik yapılanmasına, karakter gelişimine zarar verir. Aşağılanan çocuk kişiliğini geliştiremez. Edilgenleşir. İleriki dönem içerisinde bizim bir atasözümüzde “Bir adama kırk defa deli dersen deli olur” dendiği gibi bir bakarsınız çocuk o etiketlendiği haliyle toplum içerisinde var olmaya başlar. Bu şekilde kişiliğe zarar verildiği gibi öbür türlü çocuğun hiperaktif olması, çocuğun dikkat dağınıklığı olması gibi sözler de çocuğa bir bakıma bahane oluşturur. Bir bakıma çocuğun kendisi yapamamasına karşılık sanki bir sebebi var da o yüzden oluyor ve sanki kendisinin hasta birisi olup tedaviye muhtaç olduğuyla ilgili çocuğa yanıltıcı bilgiler verilmiş oluyor.

Çocukları etiketlemenin altında ailelerin yetersizlikleri mi yatıyor yoksa başka nedenleri de var mı?

Ailenin yetersizliğinin yanında bir de bir kişisel yetersizlik olarak düşünelim. Bir kurumsal olarak yetersizlik olabilir. Aile yanlış kurumlandırılmış olabilir. Aileye yüklenmiş anlam farklı anlamlandırılmış olabilir. Buna ailevî yetersizlik diyebiliriz. Yani karı koca olarak ya da ailenin içerisindeki bireyler olarak fonksiyonların tam eda edilememiş olmasından kaynaklanan bir kurumsal yetersizlik olabilir. Bir de bireysel, kişisel yetersizlik var. Bir genç kız yetişirken acaba gerçekten annelik hisleriyle donanımlı bir vaziyette mi yetiştirildi yoksa bir erkek gibi mi yetiştirildi? İnsanı duyumsayıcı, insanı hissedici bir vaziyette mi yetiştirildi yoksa duyarsızca mı yetiştirildi? Bir genç kızın yetiştirilmesi ya da bir genç delikanlının yetiştirilme süreci içerisinde bir anne adayı veya bir baba adayı olarak mı yetiştirildi… Bunlara da bakmak lazım. Bunu kişisel yetersizlikler olarak düşünmek lazım.

Günümüzde çocukların etiketlenmesinde ya da aşağılanmasında aile kurumunun yetersizliği mi yoksa bireysel yetersizlikler mi ön plana çıkıyor diye baktığımızda bireysel yetersizlikler daha ön planda. Bireysel yetersizlikler aile kurumunu da yıpratıyor, çocuğu da yıpratıyor. Yetersizliğin de ötesinde daha vahim olanı anne babanın yaptığı işi doğru zannetmesi. Aslında bu da bilgi edinmedeki yanlışlıktır.

Yani burada bilgi açısından donanım sahibi olamamayı kastediyorsunuz değil mi?

Yanlış bilgiyi kastediyoruz, bilgi sahibi olmamayı değil. Bilgi sahibi olamama halinde eğer anne-baba hissedici ise onlar zaten fıtratının çizdiği yolla kıvamını buluyorlar. Yani eski anne-babalara baktığımızda bilgi olarak donanımlı değiller, ancak yanlış bilgi de edinmedikleri için fıtratları onlara yol göstermiş. Buradaki asıl önemli konu bilgi edinememe değil, çocuk eğitimi konusunda yanlış bilgiler edinmektir. Dünkü anne-babalara bakıyorsunuz ne televizyon var, ne internet var, ne radyo var, ne de gittiği sokaklarda tabelalarda psikolojik danışmanlık merkezi diye merkezler var. Ama buna rağmen bu anne-babalar içerisindeki hisleriyle beraber annelik kıvamını bulmuş, babalık kıvamını bulmuş. Buradaki temel faktör yanıltılmamış olmaktır.

Günümüzde ise temel faktör olarak ebeveynin bilgi kirliliği içerisinde neyin yanlış neyin doğru olduğunu karıştıra karıştıra kendi fıtratının sesini duyamamasıdır. Anne-babalar uzmanların sesini duyduğu kadar kendi fıtratlarının sesini duyacak olmuş olsalar aslında ebeveynlikte başarılı olurlar. Ama kendi fıtratlarının sesini bastırıp kitapla annelik yapmaya çalışıyorlar, uzman görüşleriyle annelik yapmaya çalışıyorlar, orada da yanılmalar başlıyor.

Yanlış bilgilenmeden dolayı gerek ailede, gerek toplumda, gerekse eğitimde çocuğu etiketleme söz konusu mu peki?

Kesinlikle. Mesela; bir çocuk matematikte başarısız, onunla ilgili çocuğun kabiliyeti yok. Ama bu çocuk öyle sosyal bir çocuk ki yarın dünya lideri olabilecek bir çocuk. Yani dünya lideri olabilecek bir kimsenin illâ matematik bilmesine gerek var mı? Yok. Ama sistemin ve öğretmenin ya da toplumun şu an vardığı nokta bu çocuk matematikte başarısızsa baskı uygulamak. Veya bir çocuk coğrafyada Piri Reis gibi dünyanın haritasını gözlerini kapattığı takdirde önüne serebilecek derecede bir fotoğrafik hafızaya sahip ama bu çocuk şu derste niye başarısız, şu alanda niye başarısız diye çocuk maalesef hemen etiketleniyor.

 

Çocuğu etiketlemenin çocuğa ne gibi zararları olmakta?

Günümüzde etiketlenen çocukların durumu çok trajik. Etiketlenen çocuklar genellikle ilaçla tedavi edilmeye çalışılıyor. Çocuklar bir takım ilaçlarla davranış değişikliklerine zorlanıyor.

 

Etiketlenen çocukların ilaçla tedavi yoluna gidilmesi son safha oluyor değil mi?

İlaç kullanımına kadar gidiyor dersek yanlış olur. Maalesef hemen ilaç kullanımına gidiliyor. Yani ilaç günümüze bir son olarak değerlendirilmiyor. Anne-baba ile yapılan beş dakikalık bir görüşmede “bu çocuk çok hareketli, çok kıpır kıpır” dediğinde hemen ilaç yazabilecek yaygınlıkta maalesef.

 

Etiketlemenin zararlarından birisi ilaçla çocuğun yeteneklerini söndürme. Bunun haricinde etiketleme çocuğun duygu dünyası ve ruh dünyası üzerinde ne gibi tahribatlar yapıyor?

Çocuk kendisinin etiketlendiğini ve toplum tarafından kendisinin bir şekilde dışlandığını gördüğü zaman üzerindeki en önemli tesiri şu ki; kendisi gibi üretken olmak yerine, beklendiği gibi olmaya çalışıyor. Çocuk dışlanmamak için çocuk fıtratını değiştiriyor. Aslında bu çocuk yapı itibariyle bir Fatih gibi bir fıtrata sahipken etiketlenmiş olduğundan dolayı başka bir kişiliğe bürünüyor. Dolayısıyla buradaki problem şudur: Aslında kendi donanımlarıyla var olacak olan çocuk etiketlenmiş olduğu hal ile kendisinden beklendiği gibi olmaya çalışıyor. Bu ise arka arkaya getirdiğimizde beraberinde şunu tetikliyor: Çocuk kendi kişiliğiyle kişiliklenmiyor, kendi karakteriyle karakterlenmiyor, kendi fıtratını üzerinde taşıyamıyor, kendi mizacını üzerinde taşıyamıyor. Kendi huylarını, kendi kabiliyetlerini sergileyemiyor. Böyle olunca baktığınızda çocuktaki üretkenlik duruyor. Eğitimden konuşuyorsak eğitimdeki üretkenlik duruyor. Neden? Çünkü çocuğun performansını düşürüp düşen performansla başka bir baskı alanı oluşturursunuz. Etiketlemenin en büyük zararı çocuğun var olduğu halini değiştirmek zorunda bırakılmasıdır.

Bunun yanı sıra etiketlenen çocuk bir süre sonra etiketlendiği gibi olur. Yani çocuk aslında hiperaktif değil, üstün zekâlı bir çocuksa, çocuk bir süre sonra durulacaksa, dinginleşecekse kendisi etiketlendiği bu haliyle yaşamına öyle devam eder gider. Ben hiperaktifim der, ben şımarığım, ben yaramazım der. Ben tembelim, ben zaten laf dinlemiyorum, ben zaten kurallara uymuyorum der. Ben zaten sevilmiyorum der… Çocuk etiketlendiği gibi olmaya başlar.

Aslında anne-babalar çocuklarını etiketlerlerken onları olmasını istemediği şeylere yönlendiriyorlar değil mi?

Evet, bu bir çelişki, bir ironidir. Bu bir paradokstur. Anne-baba kaygılı haliyle çocuğu istemediği tarafa doğru sürüklemiş oluyor. Çevresel etiketlemelerle ilgili olarak özellikle genç anne ve babalarda daha önceki anneanne ve babaanneler pedagojik olarak doğru bilgiler vermeyerek anne ve babayı yanıltıyor. Mesela; “Babası gibi suratsız, annesi gibi neşeli, dedesi de bunun gibi yaramazdı” diyerek aslında bir gelenek olarak o kişiliğin, karakterin çocuğun üstüne yansımış olmasını, bilimsel temelleri olmadan anneye doğru-yanlış bilgiler aktarınca anne de bir bakıyorsunuz kaygılanıyor. Mesela; “Babası gibi çapkın” veya “Dedesi de çok çapkınmış” diyor, 3-4 yaşındaki bir çocuğun annesine bu defa kaygı aktarmış oluyor. Veya “Dedesi de çok öfkeli idi, bu da ona çekmiş” diyor. Anneannenin etiketlemesinden dolayı bu sefer anne, çocuğun öyle olmaması için çocuğa baskı yapmaya başlıyor. Çevrenin anne-babaya tesirini çocuğu etiketlerkenki tesirini bir de böyle düşünmek lazım.

Çocuklarımızı genellikle olumsuz veya yanlış etiketliyoruz. Mesela; “tembel, hiperaktif” diyoruz. Bir de bunun tersi olarak aileler çocuklarını şöyle etiketliyor: “Benim çocuğum çok akıllı, süper zekâ”… Aşırı motivasyon şeklindeki bir etiketlemenin de çocuklar üzerinde olumlu veya olumsuz bir etkisi olur mu?

Çocuğun olmadığı halini sunmak da çocuğu olumsuz etkiler. Anne-baba çocukta görmeyi arzu ettiği ama çocuğun fıtratında olmayan şeyleri çocuğa hedef olarak koyarsa çocuğu yanlış hedeflendirmiş olur. Mesela; “Senin matematikte başarılı olduğunu görüyorum, senin Türkçe dersin aslında sana göre çok basit” deniyor. Hâlbuki eğer öyle değilse bu aşırı motivasyonlarda bir süre sonra çocuğu kendi hakkında çelişkiye düşürür. “Annem beni başarılı gördüğü halde ben başarısızım, demek ki bende bir şey var” demeye başlar çocuk.

Anne-babaların kendilerinde geliştireceği en önemli şey dürüst olmalarıdır, doğal olmalarıdır. Bir çocuk eğer motive edilecekse en iyi motivasyon ebeveynin kendi yaşadığı örneklerden de doğal olarak çocuğa bahsetmesidir. “Ben de zamanında matematik dersinde başarısızdım, ama bir arkadaşla tanıştıktan sonra biraz ekstra bilgiler öğrendikten sonra matematik benim yaşamımda kolaylaştı. Seni anlıyorum” demek, çocuğun her halini doğal tepkilerle karşılamak gerekir. Yoksa maalesef anne-babalar çocuğun kendi kişiliğine yatkın olmayan, çok uzak hedefler koyarak aslında çocuğu ulaşamayacağı yerlere zorluyor. Sonra çocuk o hedefe ulaşamayınca kendi kişiliğini de sorgulamaya başlıyor.

Olumlu veya olumsuz etiketlemenin zararlarından korunmak için Anadolu pedagojisinin getirmiş olduğu çözümler nelerdir?

Anne-babalar, çocuğun olduğu haline razı olmalı ve çocuğun olduğu halinin önünü açabilecek zeminler oluşturmalıdır. Bunu üç başlık olarak şöyle söyleyebiliriz: “Görebilmek, razı olmak ve olduğu halinin önünü açabilmek.”

Günümüz anne-babalarına baktığımızda çocuklarının illa yüksek eğitimli, değişik alanlarda çok yüksek başarılar elde etmesini istiyorlar. Anne-babalar anne-babalığın keyfini çıkarsınlar. Zaman çok hızlı geçiyor. Eğer anne-babalığın keyfini çıkarmaya başlarlarsa çocuklarına da doyurucu bir anne-baba olurlar o zaman. Ne kadar kasılmış, ne kadar gergin, ne kadar kendi olmaktan uzak ve yönlendirici anne-baba tutumunu benimserlerse çocukların da duygu dünyası o kadar aç kalıyor. Anne-baba olmanın tadını Allah vermişse bunu doyumsaya doyumsaya çocuklarıyla yaşasınlar.

Bir Yorum

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir